Biraz Merhamet Salı - 10 Şub 2015

Biraz Merhamet

Yerde iki büklüm duran bir çocuk ve hemen arkasında onun ölmesini bekleyen bir akbaba. Fotoğrafı hatırlamışsınızdır. 1994 yılı... Sudan'da kıtlık dönemi... Bir kilometre ötedeki Birleşmiş Milletler yardım kampına ulaşmaya çalışıyor çocuk; emekleyerek. Teni kahve karası; kaburgalarını saymak mümkün; incecik kolu dokunsanız kırılacak gibi; bitkinliği her halinden belli. Belki de yolun sonu... Ne oldu sonra sahi? Kimse bilmiyor…

Afrika deyince akla ilk düşen kare. Bir damla suya ve bir lokma ekmeğe muhtaç insanlar.  Yardım bekleyen gözler ve uzanan eller.

Bense bütün bunlardan uzak bir Afrika hikâyesi anlatacağım sizlere. İçinde akbabaların beklediği çocuklar olmayacak ya da ölümler. Ağlayan gözler de bulamayacaksınız hikâyemde. Evet, tabi ki yokluk gerçeğini gizleyecek değilim. Ama o yokluk içindeki zenginliği anlatacağım sizlere ve onurlu yaşamını Nijerli insanların.

2013 yılının Kurban ayında Yeryüzü Doktorları olarak ''orada ve her yerde'' sloganıyla mütevazı ve istekli, iyiliğe inanan bir ekiple sepetimizde ne varsa paylaşmak için gittik Nijer'e. Yeryüzü ailesi olarak Afrika'da bir sofra kurduk kendimize ve oradaki kardeşlerimizi de davet ettik bereketlensin diye. Komşusu açken tok yatamayanların verdikleriyle donattık soframızı. Ve sevgiden, güzellikten başkasını getirmedi masamıza Afrika'daki kardeşlerimiz.

Nijer batı Afrika’da dört bir yanı karalarla çevrili bir ülke. Topraklarının yarısından çoğu çöl ikliminin etkisinde. Kurak iklim, kıtlığı da getiriyor beraberinde. Toplam iki ay yağmur düşüyor toprağa sonrası ise kuraklık.  İki ayda geri kalan bir yılı idare edecek azık elde etmelisiniz. 2011 Human Development raporuna göre; Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden sonra insani gelişim endeksi, yaşam kalitesi en düşük ikinci devlet konumunda.

"İnsanlara ölümü gösterip sıtmaya ikna etmişler."

1960 yılında bağımsızlığını kazanmış Nijer; tabi kâğıt üzerinde. İnsanlar size önce hangi dili konuştuğunuzu soruyor. Türkçe derseniz anadiliniz ne diyerek tekrar soruyorlar. İngilizce, Fransızca ve İtalyanca gibi birkaç Avrupa dilinden başkasının anadil olabileceği hiç gelmiyor akıllarına. Ve hemen ardından gelen ikinci soru: siz hangi ülkenin sömürgesisiniz? Çünkü özgürlük de  sadece bir kaç devlete mahsus buralarda ve diğerleri; onların egemenliği altında yaşayabilir ancak. Onlara böyle öğretilmiş. Eğer İngiliz sömürgesi iseniz bu sizin güçlü bir devlet olduğunuzu gösterir, sizi sömüren ülke ile övünürsünüz bu topraklarda.

Bu bilgiler eşliğinde başladı yolculuğumuz. Çizilen tablo hiç de iç açıcı değildi. Hem kurban yardımı hem de sağlık taraması yapmak için gidecektik Nijer’e. Hazırlık yapmak gerekir diye düşündüm önce. Sonuçta uzun bir yolculuğa çıkacaktık. Peki, ne lazım olabilirdi orada bize? İnsan Afrika ya gitmek için neye ihtiyaç duyardı? Öyle ki; orada insanlar yaşamak için dahi pek çok şeye ihtiyaç duymuyor. Ayakkabıya mesela ya da süslü kıyafetlere, çocuklar oyuncağa büyümek için, yatağa ihtiyaç duymuyorlar uyumak için. Hatta pek çokları günde bir öğün yemek ya da temiz suyu lüks olarak görüyor Afrika'da.

Küçücük hediyelerdi aslında ihtiyacımız olan. Doldurup çantamı havaalanına gittim. Yedi kişilik bir ekiple yapacaktık yolculuğu. Aramızda daha önceden tecrübeli olanlar da vardı ilk defa Afrika’ya ayak basacak olanlar da benim gibi.  Bir selamlaşma kadar vaktimiz oldu uçağa binmeden önce ve tanışmayı Nijer’e bırakarak dağıldık uçaktaki yerlerimize. Birbirini tanımayan yedi kişi. Hem de dünyanın başka bir yerinde.  Sırtımıza giydiğimiz Yeryüzü Doktorları yeleği bütün kaygıları siliyor kafamızdaki. Biliyoruz ki bir çatı Yeryüzü Doktorları; dünyada yokluk içinde olan insanlar varken rahat edemeyenlerin altında toplandığı. Niyet birliği ısındırıyor gönüllerimizi birbirine.

Uçakta Burkina Faso yolcusu İsveçli bir hanımın yanına oturuyorum. Kısa bir sohbetten aldığı cesaretle neden Nijer’e gittiğimi soruyor. Allah rızası diyorum. Aldığı cevabı kabul etmiyor ve uçağın en genci olduğumu hatırlatarak tekrar tekrar soruyor. Neden Nijer’e gidiyorsun?

Uçağımız iniyor. Nijer'de ilk saatler; havada yokluk kokusu. Bir başkent şehrindeyiz. Henüz gece ve ortalık karanlık. Ne zaman ki güneş doğuyor, siyah örtüsü çekiliyor şehrin, başkenti terk ediyoruz; işte o zaman burnumuz sızlamaya, boğazımız yanmaya başlıyor. İnsan tablolarına vakıfız zaten ama burada tüm canlılar aynı dertten muzdarip. Hani ''kaburgaları sayılıyor'' deriz bir insanın zayıflığını betimlemek için; Nijer'de bu tarif hayvanlarda da geçerli. Kilometrelerce yol geçiyoruz. Sadece bir tane kediye rastlıyorum, köpek hiç görmedim. Belki coğrafi şartlar ya da iklim de müsait değildir bilemiyorum ama evcilleşebilen bu hayvanlar insan artıklarıyla bile beslenebilir ülkemizde. Buradaysa bu canlılar için arttıracak bir şeyleri yok insanların.

Gittiği yerleri kendi değerleri ile kıyaslıyor insan. Hani akşam haberlerinde geçer. Türkler birbirine gülümsemiyor diye, ya da selamlaşmıyormuşuz mesela. Burada ise tam tersi bir tablo mevcut. Yolda karşılaşan iki insanın birbirine verdikleri en ufak tepki tebessüm etmek. Koyu muhabbetler, karşılıklı gülüşmelerle devam ediyor basit bir alışveriş. Başınız dara mı düştü? Hiç telaş etmeyin hemen yardımınıza koşar birileri Nijer’de.

Hemen sonraki gün 700 km mesafedeki bir şehre Tesova’ya doğru yol alıyoruz. Sadece başkente çıkan yollara asfalt dökülmüş sonrası ise toprak yol. Biz burada 30 cm’den sonrasına çukur deriz.” diyorlar ve öyle devam ediyor yolculuğumuz. Tabi arabamız bu duruma dayanamıyor ve küçük bir kaza geçiriyoruz. Kimseye bir şey olmuyor çok şükür ama arabamız tam ortasında kalıyor yolun. Başkente 300 Tesova’ya 400 km kadar uzaktayız. Ne yapacağımızı bilemez halde çaresiz bekliyoruz. Yoldan geçen arabalar durup yardımcı olmaya çalışıyorlar. Sonra ard arda iki araba duruyor. Nijer’deki yardımcımız Sani görüşüyor onlarla. İki arabanın içindeki yolcular tek bir arabaya geçip yollarına devam ediyor; diğer arabayı bize bırakarak. Ne oldu diye soruyoruz Sani’ye; onlarda Tesova’ya gidiyorlarmış, diyor. Arabayı bize bıraktılar. Oraya varınca geri vereceğiz.

Yeryüzü Doktoru olmak; bazen karşıdan karşıya geçen yaşlı bir teyzeye refakat etmek, bazen de yerde duran bir taşı kimsenin ayağına takılmasın diye kaldırmak. Bazense yolda kalana yardım etmek. Ve tabi ki dünyanın dört  bir yanındaki mazlum diyarlara ulaşmak. Kimi zaman hekim kimi zaman eczacı ya da diş hekimi; belki bir mühendis hatta tarihçi bazen de yardımsever bir Nijerli.

Tesova'ya varıyoruz. Savaştan yeni çıkmış bir yer gibi. Oysa hiç kurulmamış bir şehir burası. Elektrik çok nadir bulunuyor. Hele köylerde gece ay ışığından başka tek aydınlanma kaynağınız yıldızlar. Yol zaten yok, evler kerpiçten, harabeler şehri gibi. Bir evin önünde küçük bir televizyon karşısında onlarca çocuk çizgi film izliyor. Babamın hatıraları aklıma geliyor o an; aynı senaryoyu 40 yıl öncesini anarak anlatırdı. Artık yeni yerimiz Tesova.

Gün ağarıyor şehrimizde. Hastaları muayene etmek için yakın bir sağlık ocağına gidiyoruz. Kalabalık bir grup bizi bekliyor. Akşam haberlerinde afişe edilen lokantaların pis mutfakları gibi bir yerle karşılaşıyoruz. İnsanlar buradan sağlık medet umuyor. Muayene yatağı bulmak bile sorun. Güç bela tek ayağı tökezleyen bir tanesini elde ediyoruz. Gelen hastaların çoğunluğu mide rahatsızlıklarından şikayetleniyor. Buralarda milet adında darıya benzeyen kuru bir gıda ile besleniyor insanlar. Su ile karıştırarak  hazırlıyorlar. Durumu daha iyi olanlar süt ile birlikte tüketiyor. Belki bir günlük öğünleri oluyor bu. Dönemin tipik hastalığı Reflü’ye Nijer’de de rastlıyoruz. Sadece kalın kaplı kitaplarda kalan ama tıp ilminin ilerlemesi ve erken teşhis ile artık hastalarda göremediğimiz pek çok periferik bozukluğu hala görebiliyoruz orada. Sıtma yine sık karşılaşılan sorunlardan biri. Bundan dolayı ilaçlı cibinlikler götürüyoruz dağıtmak için yanımızda. Ve temiz su ihtiyacı. Belki de en önemli sorun bu Afrikada ve çözüm: su kuyuları.  Hayat veriyor insanlara bu kuyulardan çekilen bir kova su. Tarih kitaplarında yazar ya hani medeniyetler su kaynaklarının çevresine kurulmuş diye. Burada da insanlar kuyuların çevresine yerleşiyorlar.

Afrika'da beyaz olmak, farklı olmak demek. İnsanların birçoğu, özellikle çocuklar hayatlarında hiç beyaz insan görmemiş, garipsiyorlar. Televizyon denen şey buralarda pek nadir ya da telefon. Sizi dünyayla birleştiren her ne varsa işte burada o yok. Haliyle onların dünyasında sadece siyahlar var. Aralarında beyaz görenler de vaki ama onlar için de beyaz, tehlikeli adam demek. Çünkü beyaz adam hep kötülük getirmiş bu topraklara. Bazıları bizi görür görmez kaçıyor. Bazıları daha meraklı; tutup elimizden başlıyor bizi incelemeye. Bazılarıysa uzaktan selamlıyor sadece. Ama çoğu sevgisiyle sarıyor bizi. Uzun uzun oturup anlatmak istiyor havadan sudan.

Kafanızı kaldırıp baktığınızda pek çok sorun görüyorsunuz aslında. Onlar da farkında bunların elbet ama sohbetlerin sonu varmıyor hiç bu sıkıntılara. Haline ağlamayan, dertlenerek ömrünü geçirmektense, hamd ederek yaşamını sürdüren insanlar görüyorsunuz Nijer’de. Olmayanları değil, elindekileri gören ve bununla mutlu olup gülen gözler. Sofradan rızkını alınca sıra komşumda diyebilen çehrelerle karşılaşıyorsunuz. Hele nerede o eski bayramlar mı diyorsunuz? Gelin işte Afrika'ya; aradığınız o bütün manevi hazlarınızı burada doyuracaksınız. Hem de en saf haliyle.

Evet, yeni güne uyanıyoruz. Bayram sabahına. Uzaklardan bir nida geliyor kulaklara. Davetkâr olduğu aşikâr. Ve sese yürüyen insanlar; ellerinde seccade. Bizde peşlerine takılıyoruz. Boş bir tarlada toplanmışlar. Seccademizi seriyor, aralarına oturuyoruz; kendimizden utanarak. Seccadesini başkalarıyla paylaşmayan bir tek biz varmışız meğer. Paylaşmayı öğreniyoruz Nijerli’lerden paylaşmaya giderken.

Bütün şehir, yakın vilayetlerle beraber bu alana toplanmışlar. Kadınlar arkada erkekler önde. Dini ve siyasi liderler de katılıyor namaza, hep birlikte tekbir getirerek: Allah u ekber. On binlerle nicelenecek insan var diye tahmin ediyorum saf tutan. Namaz bitiyor. Bölge sultanının kurbanını kesiyorlar önümüzde ve öylece başlıyor bayram. Hoş bir sada yükseliyor. Sesin geldiği yöne dönüyoruz; tören alayı hazır, ritim tutuyorlar. Davul sesleriyle insanlar da hareketleniyor. Bir coşku var alanda. Herkes birbiriyle bayramlaşıyor. Sarılanlar, tokalaşanlar. Ne olduğunu anlamadan biz de kendimizi ortama kaptırıyoruz.

Kaç kişiyle bayramlaştık o gün bilemiyorum. Ama sevildiğini hissediyor insan. Yaratandan ötürü sevenler ülkesi burası. Zahiren yüzlerle tokalaştık o gün ama manen milyonlarca gönüle sarıldı orada yüreklerimiz. Çocuklar tutuyor ellerimizden. Şehre doğru bir akın, hep beraber yürüyoruz. Bütün çocuklar şekere doysa keşke o gün orada. Ellerinizi havaya doğru kaldırıp fırlatsanız ve binlerce şeker uçsa avucunuzdan. Olmuyor, ama o çocuklar sinelerinden sevgi şekerleri fırlatıyorlar havaya, hepsi sizi kucaklıyor, doyuyorsunuz.

İkiye bölünüyoruz bugün; bir grup sağlık taramalarına devam ediyor, diğer grupla kurbanları takip ediyoruz. 600den fazla kurban yollamış Nijer''e; 4200 den fazla insan. En az 43000 kişiye ulaşıyoruz burada. 43000 kişiyi ağırlıyor soframız. Köy köy geziyoruz. Her köyde farklı bir tablo karşılıyor bizi. Baudeta diye bir bölgeye gidiyoruz. Şefleri teşekkür etmek için bizi evine davet ediyor. Kendince ikramlarda bulunuyor orada. Sonra dışarı çıkıp kurban kesimlerine şahitlik ediyoruz. Küçük bir hediye vermek istiyorum şefe ve balon dağıtıyorum çocuklarına köyün. Büyükler sarıyorlar bir anda etrafımı. Her biri elimi sıkıp bir şeyler anlatıyor. Küçücük hediyeler o derece mutlu ediyor insanları. Ayrılamıyoruz bir türlü Baudeta'dan. Bırakmıyorlar. Şef durumun farkında gülüyor. Küçük bir hediye yetiyor bizleri sevmeleri için. Sevginin maddi bir şey olduğunu o gün orada öğreniyorum. Maddi ve hissedilirmiş sevgi. Elinizle dokunamazmışsınız belki ama havasını teneffüs edebilirmişsiniz. Etrafınızı sarar, sizi hafifletirmiş. Hele şöyle bir çektiniz mi içinize; biraz sarhoş edermiş. Kalbinizin daha güçlü atmasına, yüreğinizin ferahlamasına sebep olurmuş. Afrika ne çok şey öğretiyor bize.

Bir gün sonra yine aynı köye davet ediliyoruz. Topluca gidiyoruz bu defa. Yüzlerce insan toplanmış. Bayram günü işittiğimiz o hoş sada yine kulaklarımızda. İnsanlar dans ediyor. Bir karşılama tertip etmişler bizim için. Arabadan iner inmez kucaklamaya geliyorlar. Selamlama değil bu kucaklama adeta. Yine aynı sevgi sarıyor sinelerimizi. Önceki günden ismimi öğrenenler; Adem Adem diye sesleniyor. Kendimizi aralarına atıyoruz. Onlarla beraber dans etmeye başlıyoruz. Coşku daha da artıyor. Belki de ilk defa bir beyaz aralarında onlar gibi davranıyor daha doğrusu davranmaya gayret ediyor. Her hareketimizle çığlıklar kopuyor. Çığlık korkunun değil, sevincin sesiymiş. Orada öğreniyoruz. Bir şeyler anlatmaya çalışıyor, gülüyor, eğleniyorlar; bizde öyle. Hep birlikte paylaşıyor ve mutlu oluyoruz. Sonra küçük bir çocuk beni görüyor, ağlamaya başlıyor. Yanımızdaki Nijerli beye soruyoruz, neden? Çünkü sen beyazsın diyor. O zaman hatırlıyoruz renklerimizin farklı olduğunu. Kralın çıplak olduğunu yine küçük bir çocuk haykırıyor. Biz ise o kadar kaptırmışız ki kendimizi; çoktan unutmuş, onlardan biri olmuşuz. Aslında o samimi insanlar için rengin hiçbir önemi yok. Yüreğinizdeki güzellikle muhatap oluyorlar derinizin renginden ziyade.

Her sabah evden çıkıyor, ancak akşam olunca dönebiliyoruz. Tüm gün ayakta kalabilmek için de yanımıza atıştırmalık yiyecekler alıyoruz. Bir ara bir hastane bahçesine çöküyoruz; hem soluklanmak hem de bir şeyler yemek için. Bir bisküvi açıyoruz. Hastane bahçesinde yaşı çok küçük bir çocuk dikkatimizi çekiyor ona da ikram ediyoruz. Tek bir tane alıyor içinden, biraz uzaklaşınca onu da ikiye kırıyor ve az ötede duran arkadaşına veriyor yarısını.

Geri dönüş vakti yaklaşıyor yavaş yavaş. Başkent’e dönüyoruz. Yeryüzü Doktorları’nın bir sağlık ocağı var Niamey’de; içinde yerli hekimlerin çalıştığı. Orayı ziyaret ediyoruz. Sonra çocuklar tutuyor ellerimizden, bize sağlık ocağının bulunduğu köyü gezdiriyorlar. Dilin damağa yapışması ne demek öğretecek bir sıcak var havada, yer kızgın kum. Ayağımızdaki ayakkabı bile engel olamıyor yangını hissetmemize. Sağ elimdeki çocuk ayağındakileri çıkarıp hiç bir şey olmamış gibi devam ediyor yoluna. Şaşkın bir halde ne olacak diye bakarken arkadaki çocuk giyiveriyor ayağına terlikleri. Bir süre sonra sol yanımdaki kızcağız terliklerini çıplak ayaklı diğer siyahî güzele terk ediyor. Yol boyunca böyle değişmeli bir şekilde ilerliyorlar; paylaşmanın adabını bilerek. Nerede o insanlık mı diyorsunuz buyurun Afrika'ya.

Kişi başına yıllık 4-5kg et düşüyormuş Nijer'de. Bu durumda açıkta kurban dağıtımı yaparsanız n'olur? Ortağımız Sani'ye sormadan edemiyorum; izdihama sebep olmayalım diye. Anlamıyor ne demek istediğimi ve garipseyerek bakıyor yüzüme. Sonra öğreniyorum. Yüzüme vururcasına sıraya geçiyor insanlar; gözleri olabildiğince tok. Her biri sessizce sıranın kendisine gelmesini bekliyor; payını alan yavaşça uzaklaşıyor. Kenarda duran bir teyzeyi fark ediyorum. Belki çekinmiş sıraya girememiştir diyerek bir poşet etle yanına gidiyorum. Uzatıyorum eti, geri çeviriyor elini sallayarak. Sırada bekleyen oğlunu gösteriyor. Biraz sonra elinde poşetle geliyor yavrusu ve el ele tutuşup gidiyorlar.

Masallarda vakit hızlı geçer ya, bizim ki de öyle oldu. Arabamızın geçtiği her yerde arkamızdan el sallayan, güzel, mutlu insanlarla vedalaşıyoruz; her metresine yüreğimizin bir parçasını bırakarak Nijer'in. Ve uçak havalanıyor İstanbul’a inmek üzere. Gelirken yanımda oturan İsveçli hanımın sorusunu düşünüyorum tekrar. Eğer toprağın altına ve üstüne bakarsanız; yokluklar ve imkânsızlıklar göreceksiniz Afrika'da. Olurda gözlerinizi kapatır ve yüreğinizi açarsanız o insanlara; sevgiden, özlemden ve güzel hatıralardan başkasını bulamayacaksınız. Yoksulluğunuzu bilir öyle gelirseniz hele ne çok şey öğreneceksiniz bu topraklarda. 

Evet, Yeryüzü Doktorları dedik ama yeryüzüyle sınırlı kalmadık. Çantalarımızda kalan bir poşet hurma ve bir paket kraker fark ediyoruz. Hani demiştik ya “orada ve heryerde”, kalkıyor ve uçakta dolaşmaya başlıyoruz bu defa; yeryüzünün ikramını gökyüzünde sunarak.

1994 yılı… Sudan’da kıtlık…

Silinmiyor akbaba ve çocuğun fotoğrafı hafızalarımızdan.

Evet, maddi zenginlikler içermedi hikâyemiz ama mutlu olmak için dünya nimetlerine muhtaç olmadığımızı öğrendik Nijer’de. Gülmeyi, gülebilmeyi öğrendik. Yokluk ve yoksulluk iki farklı kavrammış, öğrendik.

Afrika… Acınmaya ihtiyaçları yok burada insanların. Uzanacak bir yardım eli bekledikleri. Ve yerde iki büklüm yatan çocuk; aslında ihtiyacı olan bir tas su, bir lokma ekmek ve bekli birazcık da merhamet…

Adem Az
İstanbul Üniversitesi
Tıp Fakültesi, 6